Archive for the ‘Hikaye’ Category

Yaşa Gitsin…

Salı, Eylül 8th, 2009

Gölgelerine saklanan birer hayalet sanki insanlar… Çelik alaşımlı plastik bedenleri yedek parça garantisiyle hiçbir namussuz geceyi yarı yolda bırakmıyor. ‘Boğuluruz’ korkusundan denizi bile hayal edemeseler de, dümen köşkünde hep onlar eğleşiyor. bir-iki bakışa ters takla atan yürek cambazları, köşebaşlarında aç rezervuar köpekleri gibi dövüşüyor. Gösteriler ucuzladıkça, biletler eşantiyon yerine, kalleşlik listeye ilk sıradan girip kapalı gişe oynuyor.

Tehlikeli ilişkilerde dublör tutmayı kendimize yediremediğimizden, malulen emekli ediliyoruz düşlerimizden.. tazminatsız, amortisiz…

İlkel sanrılar derinlemesine parselledi, mızrakların ucunda aşkın kelleleriyle yürüyor onun bunun kafatası avcıları! Metroseksüel Indiana Jones’lar sarmış dört yanımızı, bâkir duygular zührevi hastalık muamelesi görüyor tutku koridorlarında.

Bağımsızlığı tanınmayan demirperde bir ülkenin pahalı başkenti insanlık… Tam da İpek Yolu’nun ticaret beşiğini sallayan bu kent, kalabalık yalnızlıklarıyla meşhurdur ve geçimini ihanetle sağlar kendilerine dokunmayan yılanı koyunlarında besleyen halkı.
-ki aynı ihanet, metresidir aşkın tatminsiz ihtiras akşamları!

erken çöken yaşlılık… prematüre aşklar… antifriz katılmış kanlar…

astigmat göz dizimleri…suretsiz söz düşümleri…ketum kalp atışları…

raf ömrü dolmuş anılar… turşusu kurulmuş acılar… stepne dostluklar…

anestezik vücutlar… kendini kanıksayan kimlikler… sorumsuz yükümlülükler…

penaltı kokan insanlık soneleri…

… Nicedir yaşamak, sağdan-sola, yukarıdan aşağı sözlüye kaldırıyor deneyimlerimi.

Son zamanlarda hayat korkutuyor, beslemiyor, solumuyor beni… Zararın neresinden döneriz, kârımız kaç karın doyurur bilmiyorum; yine de “kendinize gelin!”, diye bağırmak istiyorum gözlerim ağlama moru, dudaklarım kupkuru.. oysa adı yalnız halk öykülerinde geçen “kendiniz” neresi, hiç kimse hatırlamıyor!

“Hey, yürek ressamı! Senin hayata çizdiğin platonik resimler ancak entellektüel geometriden sınıf geçer. Sen biraz yazı saçmala istersen… Boşver, insanlığı sen mi restore edeceksin? Üzümünü sorma, yaşa gitsin!” dediler.

Yaşadım.. gitmiyor….

…Ne Yapsam Olmuyor..Gitmiyor..

“Seven İnsan Neylesin”

Pazartesi, Eylül 7th, 2009

Cihan padisahi Yavuz Sultan Selim Sam yakinina otagini kurdurarak burada üç ay kadar kalmis. Bir Türkmen kizi da zaman zaman padisahin çadirina gelerek otagin temizlik islerini yapar hünkâr çadirini tertibe ve düzene sokarak siradan gündelik islerle mesgul olurmus… Yine bir sabah temizlik için geldiginde Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana su gibi anîden akiermis gönlünü kaptimis ona.- Hani kalbin her an bir halden baska bir hale geçmek gibi anlamlari da vardir ya- Zamanla kalbinin içini ince bir sizi sarmis genç kizin ve baslamis kalbi için için göynümeye.

Bir gün gözü hünkâr çadirinin diregine ilismis. Diregin üst kismina askin gücü ona söyle bir satir yazma cesareti vermis:

“Seven insan neylesin”

Yavuz Sultan Selim otagina yatmaya gelince birden direkteki yaziyi fark etmis” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra bir vehim ve bin endise derken… Almis eline kalemi söyle bir satir da o düsmüs ayni direkteki dizenin altina. ”

“Hemen derdin söylesin.”

Türkmen kızı ertesi gün gelip baktiginda otagin diregine sevincinden aglamis o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sigmaz olmus yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanina ilân-i askta bulunmanin atesle oynamak ates girdabina bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmis. “Varsin olsun bu ask buna deger diye düsünmüs.” Aldigi mesaji heyecanla hemen cevaplandirmaktan kendini alamamis ama yine de içinde bir korku kurdu varmis ki genç güzelin yüregini her gün dis dis burgu burgu kemiren… Askin gücü zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadina yetismis derhâl. Bir satır daha yazmis ayni direge

“Ya korkarsa neylesin”

Yavuz sultan selim aksam çadira döndügünde not düstügü direkteki satir gelmis aklina. Bakmis ve okumus ki askin heyecanin ve korkunun karistigi tezat dolu sözcüklerin bulustugu satirlar bir mizrak gibi durmakta karsisinda. Hemen o satirin altina bir misra daha eklemis aska yenik düsen koca padisah:

“Hiç korkmasin söylesin.”

Bir askin bulusan karmasik ve bulanik duygulari söyle dizilmis diregin üzerine:

” Seven insan neylesin Hemen derdin söylesin Ya korkarsa neylesin Hiç korkmasın söylesin”

Sabahin olmasini sabirla beklemis padisah. Seher vakti sirdasi Hasancan’i çagirtmis derhâl bir emir vererek:
” Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kizi huzura getirin.”
Emir derhâl yerine getirilmis ki Ahu gözlü endami hos alimli nazenin ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârin emriyle derhâl bir dügün alayi tertip edilmis. Eglenceler yemeler içmeler… Dügünün son gecesi sirlarla dolu bu askin bilmecesi kader-i ilâhî tarafindan çözülmüs Çözülen bu kara baht çikinindan yayilan aci haber saskina çevirmis herkesi yer gök âdeta üzüntüye mateme bogulmus. Ahu gözlü Türkmen dilberinin
“Selim” diye çarpan saf ve küçük yüregi bu büyük cihan sultanin askindaki sirri kaldiramamis ve birden duruvermis. O çadirin diregi bu olayin canli fakat ketum sahidi olmus asirlardir. Bu dünya hayatinda vuslat nasip olmadigi gibi o gencecik yürege buna fani alemde bir çare de bulunamamis. Bu hazin gönül çarpilmasinin ve gönül yangininin sonunda derler ki:
” Koca hünkâr aglamis” ve Türkmen kizina yaptirdigi mezarin mermer tasina su dörtlügü kazdirarak dünyaya askin gücünün karsisindaki çaresizligini ki misir seferinde aslanlari eliyle bogup öldüren en güçlü ordulari yenen koca hünkâr söyle haykirmis:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.”

[ Bilmem ki gözlerime felek nasil bir büyü yapti ki
Gözümü kan içinde birakti askimi artirdi
Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken
Felek beni bir ahu gözlüye esir etti.. ]

Seven insan neylesin ?

Kördüğüm Gibi Bir Sevgi

Pazartesi, Eylül 7th, 2009

Kirletildi tüm degerler. Yapmacik baharlarla suni lalezarlarla süslenmeye çalisilir oldu birliktelikler.
Bu kirliliklerden ask ve sevgi de nasibini aldi günümüzde.
” Sevmek dokunmaktir ” diye bir felsefe ya da daha dogrusu bir safsata koydular ortaya. Böylece yüreklerde degil bedenlerde gezinip duran seyin adi Sevgi oldu.
Flört adi altinda özgürlük namina iffet ayaklar altina alindi günümüzde. Adeta bekârlara has bir deger olarak sunulur oldu adi ask ve Sevgi olan kutsal deger. Evliler arasinda ise esler birbirine güzel sözlerle hitab etmeyi ayip sayar oldular. Ya da ” yahu bizden geçmis artik ” diyerek askin ve sevginin gün olup sönmesi gereken bir olgu olduguna inandirdilar kendilerini. Nisanlilik dönemi yada evlilikler denemek için yapilir oldu. ” Yürütemez isek ayriliriz” diyerek adeta ayrilmak için evlenilir oldu. Gerçek askin ve sevginin var oldugu yuvalarda hiç ayrilik olur mu !? Yada asktan ve Sevgiden kaynaklanan huzursuzluk olur mu hiç ??

Bugün tüm edebiyatçilari susturacak tüm “sözde asIklari” kiskandiracak Resulümüz esleriyle sakalasir ve onlari sevdiklerini nasil bir ask ile baglandiklarini söylemekten hiç çekinmezdi.

Hz. Aise sordular :
” Ey Allahin Resulü beni seviyor musun ? ”

Resulullah :
” Evet ya Aise tabii Seviyorum ”

Hz. Aise bununla da yetinmiyordu ve hemen soruyor :

” Beni nasil seviyorsun ? ”

Peygamberimiz sevgi tanimlamasini yapiyordu sevgili esine. Içten samimi ve hayran kalinan bir ifadeyle:

” Kördügüm gibi.. ”

Sevgiye bakin aska bakin. Açilmayan çözülmeyen kördügüm gibi sevgi.

Hz. Aise Peygamberimize sIk sIk sorardi :

“Ey Allahin Resulü Kördügüm ne alemde ? ”

O yüce resul cevap veriyordu :

” Ilk günkü gibi !! ”

Senin İçin Atan Bu Kalbe Sahip Çıkmadın ki…

Pazartesi, Eylül 7th, 2009

”öyle bir sevda geçti ki üzerimden
hala yorgun yüreğim…”

senin için atan bu kalbe sahip çıkmadın ki…

her rüzgarında ayrı yöne savurduğun, kanattığın bu kalp
sana nefes aldığım her an binbir acı çekti bilmedin!

hiçbir şey yüreğimi okşamadı o sıcak gülüşün gibi…
ve..hiçbir şey incitmedi verdiğin acı kadar…
oysa ki tüm hüznümü yakıyordu bakışların
düşmüştüm sensizliğin bilinmezine bunu da bilmedin!

bilmem bana inat mı bu sevdalı,suskun bakışlar
bende değilsin ki artık ellerin başka ellerde…

şimdi dönüp bakıyorum da ardıma
ben hayallerimin değil,
bir deli sevdanın peşinden koşmuşum meğer…

ben hep sana sustum AŞK!
yine susuyorum…
bu da senin için yazılmış son satırlar…

[Kar] Anlık Hüzün..

Pazartesi, Eylül 7th, 2009

Hayatın oynadığı oyunların içinde bir ebe olarak sallanma sırası bana geldiğinde büyümüştüm ve büyü bozulmuştu.

Dahası hava bulutluydu ve ben tanıdığım en yağmur yüklü buluttum. İnceden inceye hüzün yağıyordu yüreğimden.

Bildik tüm insanlar yabancı hoşuma giden tüm tatlar tadını yitirmiş tanıdık tüm sesler sessizdi. Sevdiğim tüm şarkıların sözlerini unutmuştum. Çiçekler kokmaz renkler görülmezdi. Tebessüm ise yırtık bir fotoğraftaki dudakların yanaklara doğru gerilmesinden ibaretti.

Belki de her şey olması gerektiği gibiydi ve yabancılaşan bendim.

Dedim ya büyümüştüm ve büyü bozulmuştu.

En sesli harflerle lanet okumak istedim kendimden yitirilişime sebep olan anlarıma. Anlar aldırmaksızın düşünce ve duygularıma eskiyordu. Anlamsız kalacaktı bu yüzden en sesli seslerin bile dile gelmesi.

Sustum.

O sessizlikte salıncağın zincirlerine dokunan bir el arzuladı en çok içim.

Gecenin koyu ve ürkek tonlarına rağmen yine de hayata tutunabilirdim zincirlere uzanan elle.

Belki tüm hüzünleri savururdum bir el salıncağın zincirlerinden tutup savursa salıncağı sallasa beni.

Öyle ya…

Ebe bendim!

Sallanma sırası bana geldiğinde tüm insanlar gitmiş parkın lambaları bile küsmüş bir tek karanlık bana eşlik etmişti.

Bu yüzden ben de karanlığa sahip çıkmaya karar verdim.

Ben hüzünleri [d]ağladım
[Kar]anlık beni [d]ağladı.

Öylece eskidim gittim…

Sabah olduğunda birileri mutlaka katılırdı an[ı]larıma. Lakin cenazelerin ardından ağlamak da boştur yaşarken sarılmadıktan sonra.

Ama karanlık öylesine sıkıca tuttu ki zincirlerini salıncağın;

Ben hüzünleri [d]ağladım
[Kar]anlık beni [d]ağladı.

Ağladım…
Hüzün yağdırdım yüreğimden şehre ince ince…

Yalnızlık Bendim..

Pazar, Eylül 6th, 2009

Gidişinin ardından karalar bağlayıp umutlarımı bir kibrit alevinde yaktığımı hatırlıyorum..Gecenin siyahına inat aydınlatıyordu kızıl alevlerim kararmış ruhumu..

Saatlerin yerine mıhlandığı anlarım oldu..Ayın yerinde asılı kaldığı, sessiz, ürkütücü karanlıklarım..

Korkum, korkusuzluğumdu..Gidişinle beraber ateşlere attığım hislerimden eser yoktu..Ne heyecan duyabiliyordum ne de sevinç..Hüzün neydi benim için, hatırlamıyorum..

Ruhsuz, bitkin bir haldeyim..Kendime gelme gibi ne hevesim var ne de gücüm..

Senden sonra diye adlandırdığım günlerimde yalnızlığımın aşkımdan daha güçlü olduğunu hissettiğim anlarım oldu..Bazen kızdım kendime, bazen güldüm..Ne de olsa o gücün emrindeydim artık..

Yalnızlık metresim olmaktan çıkıp uğruna çıldırdığım tek uğraşım olmuştu..Öyle ki kendimce mutlu olduğumu hissettiğim anlarda bile omzumda hissediyordum parmak uçlarını..Benimle soluyor, benimle yürüyor, benimle yaşıyordu adeta..Sadıktı ama birazda kıskanç..

Ne zaman içimde birşeylerin eridiğini hissetsem dikiliyordu karşıma..Gecelerim daha soğuk, daha karanlık oluyordu anında..

Uzun zaman böyle devam etti..Yalancı aşkların başrolünü oynadım kusursuz bir biçimde..Hiçbiri farkında değildi omzumdaki elin..Seviştikleri beden benimki değildi..Ve hiçbiri hissedemedi gecedeki ayazı benim kadar..

Daha kolaydı nasıl olsa.Altı üstü iki kelime..Seni seviyorum..Ne tuhaf..Bir kez söyleyemedim yalnızlığıma bunu..Beklemişmiydi acaba..Hiç düşünmedim..

Kimisi sarışın olarak çıktı karşıma, kimisi esmer..Kimi derbeder..Kimi mutsuzluğum girdabında kayıp..

Suya yazı yazmak gibiydi onlarda iz bırakmak..Aşk için uğramadı hiçbiri..Harap bitap halde sığınırlardı..Usul usul yaralarını sarardılar sonra..Geldikleri gibi gittiler..Geride bir iki satır bırakıp uzandılar yarınlarına..

Aşk benden ibarettir bu mısralarda..Ben yalnızlığı sevdim..Yalnızlık bendim…

Sözü Bendim.. Notası Sen..

Pazar, Eylül 6th, 2009

Uzun ve sessiz bir veda cümlesini andırıyordu geçen zaman. Kağıda keleme karşı tuhaf bir tedirginlik kaplamıştı içimi. Suya yazı yazmak cümlesini defalarca kullanmıştım oysa ki ama şimdi ki kadar gerçekçi değildi hiçbiri. Eksiliyor, tükeniyordum. Benimle beraber biriktirdiğim ne varsa yitip gidiyordu. Ne umut kalıyordu geride, ne ıssız bir mavilik.

Tutunacak bir dal, sığınacak bir liman olmadığını hissettiğinde insan derin bir karamsarlık kaplıyormuş dört yanını; anladım. Gecenin ürkütücü karanlığını bastıran bu karabasanların ortasında dipsiz kuyulara atılan taşları andırıyordu parmaklarımdan dökülenler. Kimselerin bilmediği, fark etmediği tuhaf bir melankoliydi bu.

Her mısra kendi içinde bir cinayete gebeydi. Her satır arasında katlediyordum harflerimi.
Tutkulu aşkların ardından yazılan şarkıların eşliğinde aşka dair ne varsa çarmıha geriyordum, kimse bilmiyordu.

Kağıda ve kaleme olan bu tedirginlik köreltiyordu beni. Zihnimde uçuşan kelimeleri toplamaya ne isteğim ne de takatim kalıyordu. Zoraki bir veda cümlesinin kurgulanmış senaryosundan ibaretti her şey.

Ferhat’ı ya da Mecnun’u görmüyordu artık gözlerim. Adıma inat çoktan unutmuştum ümitlerimi. Gecenin karanlığını kuşanıp korkularım ceplerimde usul usul yol alıyordum, sığındığım limandan ayrılıyordum.

Şöyle bir göz attım az önce yazdıklarıma. Büründüğüm kimlikler, eşlik eden şarkılar, İstanbul, Marmara. Ne çok şey ile özdeşleşmiş meğer bu mısralar. Ne çok şeyin önsözü olmuş.

En çok sevdiğim mısranın altı çizilidir hala zihnimde. ‘ Endişelenme, hayalin senin kadar zarar veremez ‘ demiştim. Bugünlerde bir hayalin varlığından bile şüpheliyim. Oda aynı, duvarlar aynı ama yok. Sanırım hayalinden cisimlenen mısraların hoyratlığı onu da tedirgin etti, gelişleri gibi mısra mısra gidiyordu benden. Yokluğunu fark ettirmeden, varlığını hissettirmeden.

Sıradan bir akşamüzeri sıra dışı bir yazının ortasındayım. İlk kez kendimi bu kadar mağrur, yenilmiş hissediyorum. İlk kez bu kadar isteksiz, bitkin kelimelerim. Parmaklarım zar zor tutuyor kalemi. Tatsız tuzsuzum işte.

Zamanın o engellenemez devinimleri arasında gitmekle gitmemek arasındayım. Biliyorum, gidersem dönmesi zor olur. Belki yazmak bile kendime getiremez beni. Peki ya kalmak diyeceksin değil mi ? İşin o kısmı daha sancılı. Yıllardır olduğum yerdeyim zaten. Ne eksiğim var ne fazlam o güne nazaran.

Kapı arkasına asılan mevsimlerimi yaşıyorum. Bazen buz kesiliyor elim ayağım. Üşüyorum. Bazen ateşler içinde yanıyorum. Sanırım alışıyorum. Bu tuhaf değişimlere ayak uydurmayı başarıyorum sanırım. Artık takvim yapraklarımı da asıyorum kapı arkasına.

Birer birer eksiliyor, tüketiyorum zamanı. Senin gibi aslında. Ne çok benzer yanınız var bir takvim ile. En önemli tarihlerin işaretlendiği yerde orası oluyor, zamanı dolduğunda yırtılıp atılanda. Sende yaprak yaprak eksildin biliyorsun. Karşı koyamadın zamanın kendisine. Gücün mü yoktu isteğin mi orasını bilemiyorum.

Kendimi bulduğum tek yer burası. Bir beyaz kağıdın üzerine düştüğüm notların arasında yeniden doğuşlarımı izliyorum. Satır aralarında işlediğim cinayetlere inat tarihini attığım her yazının sonunda biraz daha ben oluyorum. Sen olmaktan o kadar uzaklaşıyorum.

Ne temennilerim kaldı artık ne iyi niyetlerim. Evet, yoktu şarkıların günahı, acıtan sendin içimi. Evet, hayalin senin kadar zarar veremezdi bana. Evet, titreyen bir mum alevinin isinde sakladım seni. İstanbul biliyordu, sende bilmeliydin. Bıraktığın yerde, sendeydim.

Bir solukta aklıma gelen ilk satırlar bunlar. Tüm temennilerimi dipsiz kuyulara attığım mısralarımla beraber yitirdim. Dipsiz bir kuyu olurum, olur ya düşersin, sen gelme demiştim.

Gözün aydın.

Mezarını yaşarken kazanlardan oldum. Gidişlerine sen gelmeden hazırladım kendimi. En güzel aşk sözcüklerini biriktirip o tutkulu şarkılar eşliğinde mırıldanmayı arzulamıştım ama ziyanı yok. Artık şarkılarda benim, sözcüklerde. Kuyuda benim, düşende.

Sen yine gelme. Gelişlerin gibi mısra mısra git demiştim ya unut onu. Gitme sırası kalbine geldiğinde alır kalemi susa susa yazarsın demişti ya şair, şimdi ona özeniyorum.

Parmaklarımın arasında kalemim, bu aşkın ayrılık fermanını yazıyorum.

Bana dair ne varsa bırakıp hayalinin avuçlarına, gidiyorum. Kırık dökük bir aşkın notlarıdır elinde tuttukların. İyi bak. İstanbul var içinde. Biraz Boğaz koydum, biraz Çamlıca. Biraz gece koydum, biraz şarkı.En çok mavi mesela. Biraz sitem var elbette, birkaç kırık hayal. Sen hangisini istersin bilemedim, ümidimle beraber koydum tüm ümitsizliklerimi.

Saysam tümünü bitmez, saymasam dert olur.

Yazık, bir başı olmadığı gibi bir sonu da yok bu aşkın. Şarkıda dediği gibi aslında. Değilim bir şeyin, olmadım hiçbir şeyin.

Sen gizli özneli cümlelerim faili, yazılarım hayaleti, sesimin, sessizliğimin nedeni; şimdi öznesiz, sessizim. Renksiz, sensiz.

Sana dair ne varsa tümünün sonuna koyuyorum ‘sız’ takısını. Bu da onlar gibi bir yazıdır şimdi. Adsız, adressiz.

Sensizliğin bendeki yansımalarıdır okudukların. Şimdi aç bir şarkı, bana gelsin. Giden sendin, kaybeden ben. Bu aşkın sözü bendim, notası sen..

Yalnızlık Yorar İnsanı

Pazar, Eylül 6th, 2009

Uzun oldu yazmayalı. Kaleme kağıda olan küskünlüğümden değildi halbuki. İki kelimeyi bir araya getirememe tedirginliğiydi parmaklarımdaki, başlayıp sonunu getirememekti beni endişelendiren.

Yazmak, yüreğin tozunu almaktı aslında. Söylenmek istenenler dile zor geldiğinde hayali parmaklarla dokunduk buğulu camlara. Sahipsiz bir iki kelime ile gizledik kendimizi tek damlaya. Ilık bir nefesin sıcaklığını hissedip iliklerimizde bir vedanın soğukluğunda bulabiliyorduk o serçe yürekleri.

Hadi, söyle ? Gitmelere kim alıştırdı seni. Kimden öğrendin mesela bu kadar umursamaz olmayı. Güçlü olmak için neler yapardın geceleri. Benim her notasına ayrı ayrı methiyeler düzdüğüm şarkılar nasıl oluyorda senin için anlamsız birer melodi olabiliyordu. Aşk için, aşk içinde yaşarken nasıl oluyordu da adın yoklukla özdeşleşiyordu.

En çok mavi olurdun mısralarımda, en çok ona yakışırdın. En çok o yakışırdı sana. İstanbul varlığınla şehirlerin sultanı oluyordu, fethini zor fatihini tek kılıyordu.

Yokluğunla yüzleştiğim anlarımdan biriydi yedi tepeli kadim dostumla tanışmam. Maviliklerinden yudum yudum seni içerken köprülerinden atıyordum kendimi soğuk sularına. Senin için, seninle boğuluyordum.

Yoktun. Gidişini sindirmek kolay olmadı. Önce duvarlarımdan başladım. Teker teker sildim geçmişin izlerini tümünden. Artık kendimi gizlemeye gerek kalmıyor nemli gözlerle kalemi elime alıp alkollü imlamı kağıtlara dökerken.

Artık sokaktaki yüzlerin aşinalığı ilk günlerde ki gibi değil mesela. Her ses sana benzemediği gibi her çalan kapıya sen diye koşmuyorum mesela. Telefonlarımı senin arama ihtimalin artık yok gibi. Bundan sanırım, ilgilenmiyorum artık telefon melodileri ile.

Hayal. Ömrümün varı ey hayal demişti Kenan Kalecikli bir yazısında. Ömrümün varı yaptığım anlarımı hatırlıyorum da ne zordu. Her gece duvarlarımda dans eden hayalini izleyip dokunmaktan yoksun kalmanın verdiği o tarifsiz acı ile yatağıma kıvrıldığım gecelerimi hatırlıyorum şimdi. Karanlığın hüküm sürdüğü bir cumhuriyetin tek sakini olmanın verdiği derin bir sancıydı yokluğun.

Doğacak günün herhangi bir anlam ifade etmediği anlarım oluyordu. Sevmek zor derlerdi. Yalnızlık daha zormuş meğer. Yalnızlık yorarmış insanı, anladım.

Gittin. Sen usul usul toparlanırken ben kendime kaçıyordum, kendimden kaçıyordum. Sensizlikle yüzleşmek sandığımdan daha çekilmez oluyordu.

Gittim. Senden sonra bende fazla kalamadım bu aşkta. Ya yokluk çok geldi, ya da ben yetmedim, emin değilim.

Bir süredir gidişlerine methiyelerde düzmemiştim. Öyle sessiz sakin kabullenmeye başlamıştım oysa ki. Gittim demek tek başına yetmiyormuş anladım. Bazen tanıdık bir melodi bazen tanıdık bir iki satır sandığından daha ötelere götürebiliyormuş insanı.

Söylesem inanmazlar, anlatsam güler geçerler. Bir aşktan ötesiydi mısralarımdan dökülenler. Gidişlere, terk edişlere inat mısra mısra tutunmaya çalıştım.

Nafileymiş çabalarım. Gelişlerin gibi mısra mısra gidiyordun işte.

Her tercih bir kaybedişti. Bu kez kaybetmek pahasına usul usul yol alıyorum bende. Sen kimden öğrenmiştin bilmiyorum ama ben senden öğrendim gitmeyi.

Hayalin senin kadar zarar veremez demiştim. Şimdi tak koluna hayalini; tüm notalar, şarkılar senin olsun.

Ne bir ses kalsın senden geriye ne bir soluk.

Unutmadan.

Yastığımdaki çukuruda götür giderken..

Sarhoş Kadının Aşkı

Pazar, Eylül 6th, 2009

Seni yazmayı istiyorum sevgili..
Harf harf satır satır seni yazmayı..Senli günleri..
Tanıştığımız günü..Sana aşık olduğum geceyi..
Dudaklarının tadına vardığım anı..Seni yazmayı istiyorum..
Kendini bana ilmek ilmek işleyişini anlatmak istiyorum..
Her önüme geleni kolundan tutup yaşadıklarımızı anlatmak..
Belkide gazetelere ilan vermek işte bu adam beni terketti diye..
Aklımdan binbir türlü saçmalık geçiyor yani..
Sindirmeye çalışıyorum bu ayrılığı kendimi inandırmaya çalışıyorum artık olmucağını..
evet sevgili artık sen olmayacaksın..Yağmurlar yağmayacak topraklarıma..
Güneş hiç vurmayacak sabah uyananan yüzüme..Yada ben farketmeyeceğim
bunların hiçbirini tadına varamayacağım bile..Çünkü sen olmayacaksın..
hayat damarlarımdan biri kopmuş olacak ve iyiye dair ne varsa akıp gidecek içimden..
Gene düşman ediceksin beni kendime..Gene anılara küfredeceğim işte..
Canımı yakacak çünkü bu şehrin her biyerindeki senli günler..
Sensiz günlere yaşadığımdan beri şu çok sevdiğim içki şişelerini bile almıyorum elime..
Hani her üzüldüğümde her sevindiğimde sarhoş olana kadar içtiğim..
İçemiyorum..Çünkü sen yoksun ve ben biliyorum sarhoş olduğumda bu şarhoş kadını
dizlerine yatırıp şarkılar söyleyecek tek bir adam bile olmayacağını..
Canım yandığında ben yanındayım ağlama artık diye kulağıma bir ses fısıldanmayacağını..
Ama biliyormusun genede kızamıyorum sana..Silemiyorum seni yürek defrerimden..
Herşeye rağmen sevileni silmek ihanet geliyor bana sevgilim..

Birgün Baksam Kii Gelmişsin !…

Cumartesi, Eylül 5th, 2009

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Bir güvercin gibi yorgun uzaklardan yar.
Gözlerinde bir bitmez, bir tükenmez güzellik
Saçlarında ilkbahar..

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Gülüşünde taze serin bir rüzgar
Ellerin yine eskisi kadar güzel
Çiçek açmış dokunduğun bütün kapılar..

Bir gün baksam ki gelmişsin…
Hasretin içimde sonsuzluk kadar.
Şaşırmış kalmışım birdenbire çaresiz.
Dökülmüş yüreğime gökyüzünden yıldızlar..

Bir gün baksam ki gelmişsin…
Ne yüzünde bir gölge, ne dilinde sitem var.
Tozlu pabuçlarını gözlerime sürmüşüm
Benim olmuş dünyalar…

Pages: Prev 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 Next
Günün Sözü Özlü Sözler
    24 2009 Günün Sözü Firari Oldu Sevdam" (chatsayfalari.org)
Zaman Makinesi

You are currently browsing the archives for the Hikaye category.