Archive for the ‘Hikaye’ Category

Telefondaki Ses

Perşembe, Ağustos 20th, 2009

David o gün çok yoğundu,seçim kampanyaları devam ediyordu.Aceleyle çevirdiği telefonda karşısına çıkan şarkı gibi bir sesle karşılaşınca şaşırdı.Özür dileyip kapattı.Ama o hoş ses aklından çıkmıyordu.Ertesi gün sabah erkenden o numarayı aradı.Telefon çalarken kalbi çok hızlı çarpıyordu.Evet karşısında yine o tatlı ses vardı.Kendisini tanıttı. Konuşmaya başladılar.Konuştukça kızdan dahada etkileniyordu. Günler geçti .Hergün onunla konuşuyordu,onun sesini duymadan güne başlayamıyordu.Kızgın olduğunda sakinleştiriyor,üzgünken neşelendiriyor,monoton günlerde yeni heyecanlar aşılıyordu. O soğuk kış günleri bu sıcacık sesle ısınmış ve bahar gelmişti. Bu arada seçim kampanyalarıda çetin bir şekilde devam ediyordu.Bu arada aklından ve kalbinden çıkaramadığı o kızla evlenmeliyim diye düşünmeye başladı.Bu kampanyası içinde olumlu olurdu.Danışmanı başının etini yiyordu.” Evlenirsen ,raitingin 10 puan artar diye…Şu ana kadar bu konuyu pek ciddi düşünmemeşti.Neden olmasın dedi ve hızla telefonu çevirdi. Hiç nefes almadan evlenmek istediğini söyledi ,kampanyasını anlattı,hayallerinden bahsetti,seçimden sonra karayiplerde bir balayından bile bahsetti.Onun çoşkusu genç kızada geçmiştiAma bir anda sessizleşti ve mırıltılı bir sesle ” henüz beni görmediniz ,ya beğenmezseniz.” dedi.David” bu kadar güzel bir sesin ve kalbin sahibi çirkin olamaz herhalde” dedi.Bu arada eski neşesini ve çoşkusunu kaybetmişti.O zaman yarın buluşalım dedi. Buluşacakları yeri konuştular. Ertesi gün David heyecanla buluşacakları yeregeldi.Biraz sonra uzaktan yanında köpeği ile güzel bir kız geliyordu. Acaba o mu diye düşündü.Ama parkın o kısmındaki tek kişi olmasına rağmen ona bakmıyordu. Uzaklara çok uzaklara bakıyordu.Sanırım o değil dedi. Kızın gözlerinde güneş gözlükleri vardı.Kızın gözlerinin ne renk olduğunu düşünmeden edemedi. Kız David ile telefondaki meleğin buluşacağı havuzun yanına kadar geldi.Oda ne elinde bir beyaz baston vardı.David şaşkınlıkla ona bakakaldı. Bu o telefonlarda konuştuğu meleğiydi.Ama o kördü.Ne yapmalıyım diye düşündü. Kaçıp gitmeli mi ? Herşeye rağmen elini tutup konuşmalı ve onunla evlenmeli miydi ? David yutkundu ve birkaç adım atıp,kızın yanından geçip sessizce gitti. Parkın dışına çıktığında son birkez dönüp kıza baktı.Kız hala uzaklara doğru bakıyor,köpeğiyle konuşuyor ve David bekliyordu. David günlerce, onu bekleyen kızın hayalini unutamadı. Sürekli doğruyu yaptığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Bazen eli telefona gidiyor, o gün işim çıktı gelemedim deyip,yine herşeye yeniden başlamayı düşünüyordu. Günler geçti ve seçimler sonuçlandı.David seçimleri kaybetti.New Jersey valisi olamamıştı.Yine avukatlığa devam etmeye başladı. Noel hazırlıklarının devam ettiği o öğlen, sekreteri içeri girerek, davanın 25 dk sonra olacağını hatırlattı. Hızla hazırlandı. Çantasını alıp adliyeye gitti. Yerine geçti oturdu. Önemli bir tecavüz davası görülüyordu ve sanığı David savunacaktı, işi zordu. Biraz sonra karşı taraf ve hakimde yerlerini almıştı. David ilk tanığa sorusunu sordu.Moralinin bozulmaması için karşı tarafın avukatına dönüp bakmamıştı bile. 2.tanık ile ilgili notlarına bakarken, yüksek topuklu bir ayakkabı sesi duydu.Karşı tarafın avukatı tanığın yanına gidiyordu. Avukat konuşmaya başladı.Bu ses çok sert,acımasız ama bir o kadarda tanıdık geldi. Başını kaldırdı daha bir dikkatle baktı. O sırada saçlarını sımsıkı topuz yapmış, menekşe gözlü, dudakları bir çizgi gibi kapalı avukatla gözgöze geldi. İşte o anda gözlerinde birden başka bir görüntü canlandı. Çağlayan gibi omuzlarından aşağı sarkan sarı saçlar, heran gülmeye hazır yürek şeklinde dudaklar, melek gibi bir yüz ve güzel bir vücut. Bu o parktaki kız olabilir miydi..? Yoksa halisülasyonlar mı görmeye başlamıştı. 2 saat sonra dava bittiğinde hiç bir şey hatırlamıyordu.Yanından hızla geçen avukatın peşinden koşup bahçede yakaladı.Tam ağzını açıp konuşacaktı ki. O menekşe göze ta gözbebeklerinin içine kadar sımsıcak bir şekilde baktı; o çizgi halindeki dudaklar güller gibi açarak gülümsedi ve şarkı gibi melodik bir ses duyuldu. ” Merhaba o gün parkta sana şaka yapmak istemiştim..Herşeye rağmen beni isteseydin, cesurca yanıma gelip bana telefondaki meleğim demiş olsaydın. Ya da 1-2 saniye daha bekleyebilseydin. Sana evet demek için gelmiştim.Oysa sen kendi kalbini sınavdan geçirdin ve başarızsız oldun.? Bu arada, sürekli aradığın… ya da parktaki günden sonra hiç aramadığın telefon, ofisimdeki direkt telefondu.” Ve telefondaki melek yürüyüp gitti?…

Papatya Tarlası

Perşembe, Ağustos 20th, 2009

Bir papatya tarlası düşün… İlkbahar ayı. Ve sen onun yanından geçen yolda yürüyorsun. Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker. Binlercesinden birisidir, ama sen onu yanına gidersin. Onda seni çeken bir şeyler vardır. O papatyayı olduğu yerden koparırsın. Sadece senin olsun istersin. Sadece senin… Öleceğini düşünmeden ve gidersin o tarladan. İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici. TUTKU bu olsa gerek…Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur. Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker. Yaklaşırsın yanına. Gözlerin başkasını görmez olur o an. Onun için herşeyi yapmak istersin. Dokunmak istersin. Dokunamazsın, orda onunla ölmek istersin. Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna. Dayanamazsın onun kokusuna. Unutturur herşeyi bir anda ve o kokunun geldiği yöne gidersin. Diğer papatya orda kalmıştır. Yüreğinin bir kenarında. Paylaşılmamıştır birçok şey. Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona. AŞK bu olsa gerek… Yine o yoldasın. Papatya tarlasının yanından geçen…
Ve yine bir papatya milyonlarcasının içinden seni çeker. Gidersin yanına. Orda
kalakalırsın. O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın. Tüm gücünle onunla olmak istersin. Oradan seni koparacak hiç bir güç olmadığına inanırsın. Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın.
SEVGİ bu olsa gerek..

Böyle Sevdim Seni…

Perşembe, Ağustos 20th, 2009

Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp , geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de ugurlama. O yüregin gerçek sahibiydin. Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya… Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin… En çok bu renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni de denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da… Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüsün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle… Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve asamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda, patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin. Sevdim ve hayrandım da… Her halin çekti beni. Durusunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin.

Sevdim işte ötesi yok…

Yaşamaya Var Mısın ?

Perşembe, Ağustos 20th, 2009

Güneşin o ilk doğuş anına en son ne zaman tanık oldun insanoğlu? Taptaze ışıklarının tüm vücuduna yayılmasını ne zaman izledin kendinde? Bir sonbahar sabahı o ılıklığı ne zaman hissettin yüreğinde? Bizler aslında bize her günün bir lütuf olduğunu anlamayacak kadar duyarsız bir şekilde geçip gidiyoruz bu hayattan. Hanginiz sabah gözünü açtığında şunu dünyaya tekrarlıyor: “Bugün özel bir gün çünkü ben bugün de yaşıyorum. Gözlerim açık, ilk nefesimi bilinçli bir şekilde çektim içime. Bu bir ayrıcalık! Bugün özel bir gün, evet, bugün bana bir gün daha yaşama şansı verildi…” İnsan yaşamında ne sorunlar var ama biz o kazağı alamadık diye bütün günü o güzelim ruhumuza ve bedenimize azap çektirmekle geçiriyoruz veya sevgilimiz sevgimizin yüceliğini anlamadı diye kahroluyoruz veya sular kesildi diye, hava soğudu diye bütün gün kendimize ve sevdiklerimize surat asıyoruz. Bir de şöyle düşünelim: Siz başlı başına bir yaşamsınız ve hayatta telâfi edilemeyecek tek şey ölümdür. Sular elbette gelecektir. Soğuk hava için biraz daha sıkı giyinebiliriz. Sevgiliniz sizi anlamıyorsa aslında sevdanıza layık olmadığını pekalâ algılayabilirsin… Peki, bu hayata ne zaman gülümseyeceksin? Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın? En sevdiğin çiçeği neden hâlâ başkalarından bekliyorsun? Bugün kendine niye o çiçeği almıyorsun? Neden miskinliğinden bir sabah ödün verip de doğanın uyanışına kendini şahit etmiyorsun? Unutma ki bu hayatı güzelleştirecek olan da, çekilmez hale getirecek olan da sensin. Sakın başkalarını suçlama… Haydi artık her sabah yüreğine kocaman gülümsemelerle dolu bir nefes çek ve bütün gün verdiğin her nefesin içine bu gülümsemelerden katarak etrafındaki tüm canlı varlıkları varlığından haberdar et. Hayata öylesine gelme ve de öylesine gitme. Unutma ki bir ağacın gövdesine sarıldığında onun kalp atışlarını duyabilecek kadar duyarlı yaşamak senin elinde. Her ne olursa olsun, tanı veya tanıma ama günaydınını ve gülümsemeni hiçbir canlıdan eksik etme. Unutma sen bu dünyada başlı başına bir yaşamsın ve bu yüzden bile varlığın çok özel…..

Evet insanoğlu, bugün YAŞAMAYA VAR MISIN?

Hayat Bu…

Salı, Ağustos 18th, 2009

Yaş 14 hayat çok uzun
Herşey güzel herkes özel; fakat…

Yaş 18 hayat çok hızlı
Herşey sonsuz herkes mutlu; fakat…

Yaş 22 hayat anlam arıyor
Herşey aşikarane herkes virane; fakat…

Yaş 26 hayat birden anlamsızlaşıyor
Herşey zor herkes mecbur; fakat…

Yaş 30 hayat karaya vurdu
Herşey orta-şeker herkes rotasında; fakat…

Yaş 34 hayat çok bayat
Herşey anlam kaybında herkes düşünceli; fakat…

yaş 38 hayat ritimsiz
Herşey diye birşey mi var herkes kim; fakat…

Yaş 42 hayat anılarla geçiyor
herşey dün gibi herkes nereye; fakat…

Yaş 46 hayat flört halinde
herşey çok güzeldi herkes de öyle; fakat…

Yaş 50 hayat “teslim”
Herşey ‘var’ herkes ‘yok’; fakat…

Yaş bilmem kaç hayat bitti(mi)
Herşey yol herkes yolcu; fakat…

Bilmem ki ;
“Misafir” mi olsak yoksa “toprak” mı
“Karamsar” mı olsak yoksa “korkak” mı
“Teslim” mi olsak yoksa “ortak” mı

Son Nokta !

Salı, Ağustos 18th, 2009

Yine aynı vakti göstermekte gün. İşte o demlerde kalemimim ucunda sanki yüreğim, haa damladı haa damlayacak satırlara. Beynimin ücraları ayyuka çıkıyor sanki. Bilindik ezberler yenileniyor. Birşeyler oluyor anlayamadığım birşeyler. Adı konulamamış bir yaşama isimler arıyorum…
Yelpaze sanki hayat, küllenmiş közleri alevlendiren. Korkudan çok şaşkınlık okunmak da yüzlerden. Bazen bir ev dağınıklığı çöküyor üzerimize, bazense harabeler kadar boşluk. Ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum aslında ama dağılıyor uykular, bölünüyor sevinçler. Ve ben artık masum cümlelerle avutmaktayım yüreğimi. Kızmamayı öğreniyorum zamanla. Çünkü biliyorum ki kızgınlıklarım sadece benim hayatımı dağlamak da. Ve kırılmamayı öğreniyorum, çünkü kırılacak parça bulunamayacak kadar param parça oldu içim. Buna rağmen korkmuyorum. Yinede dik başlı yüreğim. Bilindik şarkılar dinlemekteyim yine…!

Alıp başını gitmek de hayallerim, her ne kadar dönüşleri hüsranla olsada. Umutsuz değilim artık isyanlarımda. “Umutlarımı bana geri ver” diyecek kadar, gözü kara oldum hayata karşı. Artık hiç bir şeye aldırmıyorum, ne anlaşılmaya nede anlaşılamamaya. Umursuzluğum diz boyu oldu. Umrumda olmayacak hiçbir şey artık.

Ama nereye varacak bu satırların sonu. Kaç satırın daha üstü çizilecek. Kaç sayfa daha yırtılıp atılacak. Kaç şiir daha yarım kalacak. Belkide acıtmayacak zamanla bu yarım kalışlar. Dokunmayacak ruhumuza. Ağır gelmeyecek artık hiç bir şey…!

Söylenecek sözün bittiği yerde konuşmaya hacet kalmayacak. Çünkü kağıda dokunan kalem kibritten daha çok yangın çıkaracak. Geçecek geçmez dediğimiz zaman, bitecek bitmez dediğimiz şeyler. Ve işte o gün hiç bir şeyin anlamı kalmayacak artık. Anlamını yitirmiş her şey noktalanacak ve işte o zaman her şeye nokta konacak ve hemde son nokta…!

Kaç Kişi Böyle Sevebilir?

Salı, Ağustos 18th, 2009

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı.

34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke… Kızgınlık… Kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark’tı.. Mark Hava Kuvvetleri’nde subaydı. Susan’ı bütün kalbi ile seviyordu.

Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan’ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde…

İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, “Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam” diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan’ı mutlu etmesi mümkün değildi.

İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hâlâ o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki… Ne yapabilirdi? “Otobüs” lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı: “Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun, ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım! Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun..”

Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu…”Her sabah ve akşam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu…” Tam iki hafta Mark, Susan’ın otobüsünün arkasından gitti. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı.

Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi… Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı. Gözleri yaşla doluydu Susan’ın… Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki… Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. “Allahaısmarladık” dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar.

Pazartesi.. Salı.. Çarsamba. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. . “Sizi kıskanıyorum bayan” dedi, şoför.. Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü… Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?.. “Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan” dedi şoför.. “Nasıl yani” dedi, Susan.. “Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan..” Mutluluk gözyaşları Susan’ın yanaklarından akmaya başladı.Ve birden hatırladı… Mark’ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu, hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki..Talihli, gerçekten çok talihli idi.Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu…..

Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü…

Tam “Hayata Tutundum” Derken Biryerde Tökezlemek…

Salı, Ağustos 18th, 2009

Tam “hayata tutundum” derken biryerde tökezlemek…

Acı bir haberle yıkılmak!

Ölmeyi istemek… Bir saniyeliğine ölümü seçmek…

“Geçer” demek anlamsızdır artık. Havaya karışmak denize karışmak herşeye ’elveda’ demek…

Bıraksalar da o göğe çıkan halimde bir kanatlarıma bakabilsem artık var mı yok mu. Bıraksalar da gitsem artık en çabuğundan. Bıraksalar da ağlayabilsem artık içimden geldiği kadar. Bıraksalar da rol yapmayı bırakıp acımı yaşayabilsem artık kendimce. Bıraksalar da bir gece sokağa çıkıp “yeter” diye bağırabilsem avaz avaz. Bıraksalar da gitsem artık buralardan. Bıraksalar da zorla yemesem zorla içmesem bu yalan herşeyi devam ettirebilmek için. Bıraksalar da doya doya akıtsam gözyaşlarımı kırık kalbime. Bıraksalar da titreyen ellerimle gömsem bütün somut anıları ya toprağa ya denize. Bıraksalar da…

En amaçsız zamanlarda bile tutunacak birşey vardır değil mi hayatta? ’Hiç yoktan şunun için yaşamalıyım’ dersin. O sebep bile yalandır. Yaşanası o sebep bile olmasa da olur. Nasıl olsa kendini yaşatacaktır o sebep. Sen olsan da olmasan da…

Hayat! Sana söylüyorum…

Yalansan eğer tuzaksan eğer geçip gidiyorsan eğer durma! Bit ve git! Bit de sonunu görelim. Meydan okuduğun tesadüf eziyetlerin kırılan hayali kanadıma bir yeni acıyı daha eklemeden bit artık.

Bit ki bir yalanını daha görmeyeyim…

Bensiz Öleme !

Salı, Ağustos 18th, 2009

Ne kadar çok kaçsam, o kadar çok kendime dolanıyorum.
Sustuğun sebeplerden doğuyor, çığlıklarım.
Yoksun, kahroluşumla besleniyor olmandan korkuyorum.

En çok dur’umuz çalındı.
O kadar hızlı akıyoruz ki zamanda.
Anlamıyorum kimdin, neydin, kime geldin.
Canımın telaşesi oluyor ellerindeki izler.
Silmeye yeltenmek, silinmeyi anımsatıyor izlerime.
Bensiz öleme..!

Adımın gölgeme tutsak.
Tutsaklığın gönlümde aşkla baki.
Sen kimseleri toplamış bir kimsesizlikle geldin,
Bense beni silip. senden geçtim biz’e.
Yoksun, varlığa niyetli bi susta kundaklandık.
Kan’dın, hayata bağlayan.
Kandırdığın hurilerin ağlayışlarına geldim.
Geldim, gidemedim.

Bilmediğim iklimler geçirdin gözümün önünden,
Rüzgârına kapattım gözlerimi.
Yorulduğum gerçekleri silme yetkin olsaydı keşke bu oyunda.
Beni bilir, sende yaşardım ömrüm boyunca.
Öncesi sonrasında küs.
Hiç gitme..
Bensiz öleme..!

Duyuyorum sessiz sevinişlerimin,
Yüreğimde kalan küslüklerini.
Sadece senden kalıyorum güne,
Ve sadece ben biliyorum yalancı sevmelerinin ağırlığını.
Keşkelerinin büküklüğü yansır elalığıma.
Susarsın, kocaman çığlıklarla.
Görürüm dualarını.
Ağlarsın, mutlulukları arayan yaşlarla..

Aşk geçer, sevgidir yüreğimize çöker.
Aşk hangi masala değse, aşıklar ayrı düşer.
Biz, gerçek bi aşk yerine,
Gerçek bir huzuru seçtik.
Geldik.
Birbirimizsiz ölemedik.
Ölmedik..
Hiç..
Ölemedik..

Ben sende yetim kaldım.
Kaldırımlara ağlattım aslımı.
Elime değdiğinde gözlerinin ıslaklığı,
‘Bu sevda kime fazla geldiyse, ölsün’ dedim..
Bir dua ile sildim ayrılığı.
’sen..!’ dedim..
Bensiz öl(e)me..!

Suskunluk…

Salı, Ağustos 18th, 2009

Suskunluğundan tanırım O’nu… Yüzünde her daim nöbete duran ve içindeki depremi maskeleyen gülücüğü bilirim.
O depremin yüreğinde açtığı derin yarıklardan en küçük bir iz yansımasa da yüzüne, aşinayım ketumiyetine…

Bilirim ki, kabil olsa da, ters çıkarılmış bir kazağı düzeltir gibi içten kavrayıp dışa çevirseniz ruhunu, sanki yıllar yılı söylenmeyip saklanmış, dilin ucuna kadar gelip tutulmuş, tam haykırılacakken içe atılmış yüzlerce sözcük, hafızaya kelepçelenmiş binlerce söz, dile getirilmemiş on binlerce itiraz, akıtılmamış onca gözyaşı ilmek ilmek çözülüp saçılıverecektir ortalığa…

Ama o konuşmaz.

Sabırla dinler, sitemsiz kabullenir ve ruhunun derinliklerine gizlediği çekmecelerde özenle saklar içine attıklarını…

Sadece kendisiyle baş başayken açar onları…

Kimi zaman gizli bir günlüktür çıkan çekmeceden… Yazar; …kimi zaman da sırdaş bir silahtır… Sıkar.

* * *

Niye bazıları ağzına geleni söyleyip rahat uyku uyurken, “içine atan”, sessizliğe gömülüp kendi dehlizlerinin karanlığında yapayalnız kâbuslar görmeyi seçmiştir?
Anlatmazlar ki bilesiniz…

Kimi nasıl diyeceğini bilmediğinden, kimi bildiğini de diyemediğinden, kimi dediği halde kıymeti bilinmediğinden, kimi bir kez deyip yanlış bildiğinden, suskunluğun o huzurlu kuytusuna sığınmıştır.

Sesini en çok yükseltenlerin en haklı sayıldığı bir dünyada, sürüye uyup gürültüye katılmaktansa sessizliğe gömülüp haksız sayılmayı tercih ederek tevekkülle içine kapanmıştır. İç kanamaları zaman zaman ağzından kaçırıverse de, dudağının kenarından sızanın “kızılcık şerbeti” olduğuna inandırır herkesi…

Oysa ne kadar gizlemeye çalışsa da, içindeki fırtınanın birilerine fark edileceği umudunu hep korur. Suskunluğunun her şeyi anlattığını sanır. Sanki onca gürültü içinde birileri gözbebeklerini okuyacak ve konuşmayı bilmeyen bir çocuğun derdini anlar gibi, iç dünyasında çağlayan nehrin sesini duyacaktır. Başını sessizce öne eğişinden, sitemkâr imalarından, dargın yalnızlığından derdini anlayacak, şifresini çözüp sessizliğini sese çevirecek birini bekler umarsızca…

Oysa gürültünün çağında, kimselerin vakti yoktur, anlatmayanın derdini anlamaya…
Kimse kimsenin gözbebeğine bakıp konuşmaz; yüreğini dinlemeye yanaşmaz.

Öyle olunca da hepten içine kapanır “içine atan”… Maddi varlığını dibe çeken bu manevi yükün ağırlığıyla yaşamayı öğrenir. Yükünü sırtlayıp, kendi iç sesiyle sohbet ederek yürümeye koyulur. Kendine yazılmış mektuplar, meçhule karalanmış satırlar, sadece yastığının bildiği sırlarla örer kozasını…

Sabah oldu mu, sahte gülümsemesini yüzüne yapıştırıp hayata karışır.

Anlaşılmadıkça artar ketumiyeti… Rahat hesaplaşanlara özenerek erteler hesaplaşmalarını… Geciktirilmiş her sohbet, vazgeçilmiş her itiraf, gösterilmemiş her tepki birbirine yapışıp koca bir ura dönüşür içinde… Sonra kanser gibi sarar bünyesini…

İçindeki yara, yüzünde gülümseyen maskeyi aşağı çekmeye başlar zamanla… Artık ya içindekileri kusacak, ya da hepten susacaktır.

İşte o zaman, “iç” denilen o dipsiz derinlik, o ne atsan dolmaz sanılan kuyu taşar aniden… Yük, taşınmaz olur. Yıllar yılı sabırla bastırılan volkan, ya umulmadık bir tepki, ya katılırcasına bir ağlama nöbeti veya gizlenmiş bir silah olur, gürültüyle patlar.

“İçine atan”ları bilmeyenler, kestiremezler bu ani tepkinin nedenini… Yanlış yerde ve son günlerde ararlar ipucunu… Oysa onca yılın suskunluğuyla kaynaya kaynaya dolmuştur yanardağ… Ve gün gelmiş patlamıştır.

İntiharı, doğumudur “içine atan”ın… İlk kez yüksek sesle konuşmuştur ve çoğu kez, son olur bu…

Artık geride bıraktığı efsane konuşacaktır, kendisi yerine…

* * *

Tanırım O’nu…
Sessizliğin erdem sayıldığı bu özel dünyanın suskunları bilirler birbirlerini…
Çareyi de bilirler.
Gözbebeklerine bakıp ruhunda kaynayan volkanı sezecek ve şefkatle “içeri” sızıp O’nu yukarı çekecek bir dost elini umutla beklerler.
Beynine ancak o dost eli uzanabilir.
O yoksa yedeği bir kurşundur.

Pages: Prev 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 Next
Günün Sözü Özlü Sözler
    24 2009 Günün Sözü Firari Oldu Sevdam" (chatsayfalari.org)
Zaman Makinesi

You are currently browsing the archives for the Hikaye category.